“sadece bekle
ışık filan yanmayacak
bekle… sessizce…
gözlerin karanlığa alışacak
ve sen artık karanlığın içine sineceksin
karanlık içine sinecek senin…
sisli bir yolun başında dua edeceksin, bir adım ötesi için,
hayat böyle başlayacak…
sadece bekle…
renkler hiç olmayacak
bekle... sessizce…
sadece siyah ve beyaz
ve sen artık renkleri görmeyeceksin
karanlık senin içine sinecek…
dalgalı bir koyda dua edeceksin,
hayat böyle başlayacak…
sadece bekle…
artık gül kokmayacak
bekle... sessizce…
yapraksız bir ağaç göreceksin.
hayat böyle acımasız,
hayat böyle aniden,
hayat böyle yapayalnızken sen, son bulacak…”
Planladıkları gibi, ilk defa o akşam, felekten bir gece çalmak için Aldo’nun epey uzaktaki, yeni, şık restoranına gittiler. Heykelciklerle süslü, ince duvarlı bahçeden geçtiler.
Uzun saçları beyazlanmaya yüz tutmuş, koyu takımlı bir adam onları karşıladı, ağır kapıyı aralayıp, “İyi akşamlar efendim,” dedi. Selamı; başlarıyla karşılayıp, aceleyle savdılar.
Mine, dizlerinde biten yeşil bir elbise giymişti. Kuaföre, kuaförden çıkmış gibi görünmek istemediğini söylediği için saçları doğaldı; iri dalgalar yürüdükçe yukarı aşağı sallanarak saçının parlaklığını ortaya çıkarıyordu. Makyajı azdı, elmacık kemiklerini belirgin hale getiren şeftali rengi allıkla kirpiklerini uzun gösteren rimelini, uygun bir dudak parlatıcısı tamamlıyordu. Doğal görünümü göz alıcıydı. Bu doğallığı yakalayabilmek için saatlerce uğraşmış olması, saçını iki defa bozdurup tekrar yaptırması ve uygun ifadeyi yakalayana kadar makyaj yapıp silmesini saymazsak.
Bir elinde ayakkabılarıyla uyumlu küçük, siyah çantası vardı, diğer eli Bora’daydı.
Bahçeden geçerken, hava daha sıcak olsa dışarıda yerdik yemeğimizi diye geçirdi içinden, hatta hafifçe mırıldandı ama duyan olmadı. El ele ancak arada bir adım farkla yürüyorlardı; Bora önde, Mine arkada. Naif bir sürüklenme olarak tanımlanabilirdi durum; her zaman Bora’nın öncülük ettiği bu tür sürüklenmelere alışkındı. Yürürken bir yandan, topuğu taşların arasındaki boşluklara girmesin diye çabalıyor bir yandan da anıların resm-i geçidini takip ediyordu zihninde. Sendelemesi uzun sürmedi… O kadar aciz bir hareketti ki bu Bora için; adı gibi biliyordu yüz ifadesini, ekşiyen suratını… Utandı. Yaptığından değil; yadsıdıklarından, suskunluğundan. Bora’nın elini serbest duran başparmağıyla özür dilercesine okşadı ama yanıt alamadı hızlanan adımlar dışında. - Bu akşam; uzun zamandır başbaşa yemek istediği bu yemek, şık bir restoranda yenecekti. Keyif alınacak, ‘beni ihmal ediyorsun’ mızmızlanmalarının son bulması umulacak ve küçük bir mücevherle taçlandırılacaktı gece. Mine gülümseyen bir ifadeyle, yarı hoşnut ama çokça tepkisiz kalarak hayatını seyretmeye devam edecekti bir adım geriden. Yemeğine, hatta içkisine bile karar veremeyecek; masaya gelen kırmızı şaraba eşlik edecekti mecburen; sürüklenmeye devam edecekti.- Sadece adımları değil kalp atışları da hızlandı, heyecanlanınca hep gözlerini kırpıştırmaya başlardı, boğazı kurudu, elini hızla çekti Bora’nın elinden; “üşüdüm” dedi.
Bora kafasını bile çevirmeden göz ucuyla süzdü ama cevap vermedi. Üzerinde koyu bir takım vardı, ayakkabıları tertemizdi, fazla ağır olmayan bir parfüm kokusu kalıyordu ardında yürüdükçe. Koku, Mine’nin üzerinden geçerken onu başka zamanlara götürüp getiriyordu saniyeler içinde. Tanışmaları, okul yılları ve derken gerçek hayat… Hep bu baharatlı koku eşlik etmişti ilişkilerine; Bora değişiklikleri sevmezdi. Uzun, ağdalı tasvirleri, başarısızlıkları, zaman kaybetmeyi, detaylara takılmayı da sevmezdi. Ortaokul itibariyle yatılı okumuş, her işini kendi halletmeye hatta arkadaş gruplarına öncülük etmeye alışmıştı. Sürekli bir gerginlik hakimdi hareketlerine, yarış içindeydi hep; kimseyi bulamazsa, kendiyle. Duygusallık acizlikti ona göre, kalbi iş hayatının ritmiyle daha sağlıklı atıyordu. Ne yapacağını iyi biliyor, rakibi tanıyor, strateji oluşturuyor ve buna uygun hareket ediyordu. Çoğunlukla da yanılmıyordu. İşin içine duygular girdiğindeyse, belleğinin resimli dosyaları anılarla eşleşerek açılıyor, gene o eski yalnız, savunmasız çocuk olup çıkıyordu. Sadece Mine’ye izin vardı geçmişten, sadece Mine içindi kalbinin hala ağır aksak da olsa işleyişi. Mine, ona geçmişinin emanetiydi. Bazen fazla yavaş, savsak hatta çoğunlukla yön verilmesi gereken bir emanet.
“Şu akşamı bir atlatayım da…” dedi içinden, “Gerisi kolay; daha uzun zaman sorun çıkarmaz. Çok ihmal ettim, başkası olsa problem çıkarırdı, bu kadarına şükretmeli.”
“Makul” bir aşk vardı aralarında, birbirlerini sevmeye alışkınlardı, en kolayı buydu, üzerine düşünmeye gerek yoktu. Adam agresif, kadın kırılgan bir aşkla seviyordu. Adam vaadlerinde bonkör, sevgisinde cimri; kadın verilen sözlere duyarsız ve yalnızdı. Adam sadakatsiz, kadın ürkekti. Adam bir tek böyle sevebildiği için, kadın yeni birini sevmeye korktuğu için makul bir aşkla bağlıydılar birbirlerine; daha fazlası söz konusu değildi.
İçeri girdiler. Yemek kokuları, parfüm kokularına karışmıştı. Konuşmalar uğultuya dönüşmüş, kelimeler havada asılı kalmıştı sanki. Zaman ağır işliyordu içerde; Mine masaları şöyle bir gözden geçirdi hemen. Kadınların yüzlerine baktı en çok. Görünenin ötesinde gözlerinin ele verdiği yüzlerine. Kendinden daha çaresiz ve mutsuz birini arar gibiydi. Herkesin saçı ve makyajı itinalıydı, herkes hayata karşı savaş boyalarını sürüp gelmiş; kendini maskelerin ardındaki güvenli alana saklamıştı. Sadece kendisi bu kadar acizmiş gibi geldi. - Hep güçlü bir kadın olmak istemişti. İlkokulda hiç sınıf başkanı olamadığı zamanları düşündü. Bahçede elinden alınan topunu geri almaya cesaretinin olmadığı yaşları. Evde babasından kendisi izin alamaz annesini aracı yapardı hep. Abisinden sürekli tekme yer gıkı çıkmazdı. Yazılı sınavlarda kağıdını elinden alırlar öğretmene şikayet etmeye yeltenmezdi bile. Okulun çetesi aylarca harçlığını elinden almıştı da, aç aç okula gidip dönmüştü yürüyerek annesi farkedene dek. Borayla tanışana kadar böyleydi durum. Babası ve abisinden göremediği şefkati Bora’da bulmuş, yegane dayanağı yapmıştı onu. Ailesinden uzakta geçirdiği üniversite yıllarında başlamıştı evcilik oyunları, zamanla ailesiyle olan irtibatını hepten koparmış, bayramlarda gider ya da arar olmuştu. Abisi çalışmak için yurtdışına gitmiş, babası ve annesi de erken yaşta ölmüşlerdi 3 sene önce 6 ay arayla. Sadece Bora vardı artık.- Yalnız kalmaktan korktu bir an, içi ürperdi ve tekrar yakaladı, bahçede tek hamleyle bıraktığı Bora’nın elini. Bora gülümsedi belli belirsiz ama bir adım önde olduğu için Mine göremedi. Diğer erkeklere baktı üstün körü; hepsi de kendi gibi başarılı ve yorgun duruyorlardı. – Okulu düşündü; ilkokulda sınıf başkanlığıyla üstlendiği sorumluluk, üniversitede öğrenci liderliğine kadar uzanmıştı. Yazları çalışmış, ihtiyaçları olmadığı halde karne hediyelerini hep kendi parasıyla almıştı. Ailesi karar alırken ona danışır, kardeşleri baba gibi görürdü onu. Üniversiteyi ailesiyle aynı şehirde ama ayrı bir evde, Mine’nin yürütmeye çalıştığı bir düzende okumuştu. Bora’nın kurduğu ve yönlendirdiği ama Mine’nin yürütüyorum sandığı bir düzen; her zamanki gibi. Bıraksa sanki düşecekti, kaybolacaktı, yürürken bile taşa takılıyordu düz yolda baksana. Kızsa suçlu kendi olacaktı bu yüzden susmayı tercih ediyordu genelde; yine de elini tutunca içi rahatladı.
Babası hastayken numarasını bulup Bora’yı aramış ve Mine’yi ona emanet etmişti. K imsesizdi, sadece Bora vardı. Omuzladığı sorumluluğu asla yarım bırakmazdı, Mine’yle evlenecekti. Çocukları olacak ve normal bir hayat verecekti ona. “Normal” yeterliydi Mine için biliyordu, daha fazlasını istemezdi zaten. Her zaman makul bir kadın olmuştu. Belki de daha fazla uzatmaya gerek yoktu, cebinde duran yüzük sıradan bir hediye olarak seçilmişti ama bir teklifi taşıyabilecek ihtişamdaydı. Üstelik Mine hiç beklemiyordu böyle bir şeyi yakın zamanda, hem de bu kadar ilgisizken. Son yıllarda kendi için bile böyle bir sürpriz yapmamıştı; değişiklikleri sevmezdi. Heyecandan kulakları kızardı, neyse ki sırtı dönüktü Mine’ye yoksa hemen anlardı. Mine’nin elini daha sıkı kavradı.
Kendileri için ayrılmış masaya doğru ilerlediler… El ele ancak arada bir adım farkla yürüyorlardı; Bora önde, Mine arkada. Naif bir sürüklenme olarak tanımlanabilirdi durum...
Sonra Mine birden asıl istediğinin bu olmadığını fark etti. Kendini bıraktığı sürece sürüklenmeye devam edecekti, hayatında ilk defa güçlü hissetti. Dönüp ardına bakmadan gidebilecek kadar. İşi vardı, yıllardır Bora’nın ek kartları sayesinde harcayamadığı için biriken maaşları vardı. Sessizce biriktirdiği hayalleri, ona destek olacak arkadaşları vardı. Her şeyden önce kendisi vardı. Daha önce aklına bile gelmeyen alternatif bir yaşam vardı önünde. Kafasından geçen düşünceler ardı ardına kibritler çakıyor ve ısıtıyordu onu. Kalp atışları hızlandı, nabzı elinden hissedilebilir hale geldi; kalbi, duyulmayan bir gümbürtüyle elinde atmaya başlayınca Bora sanki ağır çekimde ve anlam veremez bir halde korkarak ona doğru döndü; zaman durmuş gibiydi. Göz göze geldiler…
Bora’nın tek eli cebinde; yüzük kutusunun üzerindeydi, diğer eli Mine’deydi. Mine’nin tek elinde çantası vardı diğer eli Bora’daydı. İkisinin de aklı başka yerlerdeydi. Yıllar gibi geçen saniyeler boyu baktılar birbirlerine… Son kibrit de söndü…
Artık dönüp gitmek için çok karanlık, çok soğuk, çok geçti. Hiç tekin değildi yollar giden için; kalan için hayat çekilir gibi değildi. En makulu beklemekti.
zynp
Pazar, Haziran 21, 2009
Perşembe, Mayıs 21, 2009
Kurmaca 4: Gibi Gibiyim Gibiyim Gibi Gibiyim…
Gitmezsek ayıp olur dedi; ben de kabul ettim. Önce iş çıkışı ben seni alırım dedi, sonra orada çok trafik var sen bir taksiye atla gel dedi. Baştan belliydi, bu organizasyon eksikliğinin sonu pek hayırlı değildi. Nereden kabul ettim?.. Haneme bir ayıp daha yazılırdı en fazla.
Ben kestirmeden ondan önce gittim, gene şaştım trafikte nasıl takıldığına ve sonra hatırladım alışkanlıkla hep uzun yolu kullandığını. Ne kadar geliştirse de kendini, insan dediğin alışkanlıklarının kurbanı bir primat neticede.
Kimseyi tanımam etmem, bebeği oldu diye birinin evine gidiyorum, zaten sevmem bu tür mecburiyetleri. Tebrikleerr çocuk yapmışsınız nasıl rahat yaptınız mı? Nerede yaptınız? Tavsiye eder misiniz? Başarılarınızın devamı için altın madalya takmaya geldik size; çeyrek ama idare edin. Tövbe tövbe… İçinde bulunduğum maddi krizi düşününce şu an kendi ellerimle altın dağıtıyor olmak hiç de zeka ürünü değil ama adet yerini bulursa hepimiz rahatlayacağız.
Apartmanın önünde zaman geçirdim uzun süre; sigara içtim, cep telefonumu kurcaladım; aklıma gelen herkese mesaj attım saçma sapan. Kapının camında kendime baktım uzun süre. -Demir kısmı görüntüyü ikiye böldüğünden alt ve üst bedenim birbirinden ayrı gibi duruyordu. Bir sihirbaz bölmüş gibi. “Gönüllü var mı?” diğer seslenince heyecanına hakim olamayan bir seyirci olarak sonunu düşünmeden sahneye fırlamışım gibi. Tam keserken pişman olmuş ama o kadar kişinin önünde sesini çıkaramamış sonra da eskisi gibi birleşememiş gibi. Gibi gibiyim gibiyim gibi gibiyim... Ne saçma şarkıydı, arada aklıma gelir.- Ayakkabılarıma baktım, çantama baktım, saçımı inceledim. İçimden sövdüm; bir kere zamanında gelse şaşardım. Derken aradı, biraz daha gecikecekmiş “sen yukarı çık ben haberdar ettim Neslihan’ı, bekliyor seni” dedi. İyi halt ettin; bakışır gülüşürüz sen gelene kadar artık.
Ev beşinci katta ve asansör yok. Mimarlığın puanı epey yüksek aslında ama öss zeka ölçmüyor ki. Neslihan canından bezmiş; bırak misafir ağırlamayı, elinden gelse bebeği duvara vuracak. Saçında adetten bir kırmızı kurdele. Ruhen intiharın eşiğinde, bedenen bitik, kucağında pimi çekilmiş bir ses bombası ama kafada kırmızı kurdele…
Çocuk doğurmuşluğum da yok, bakmışlığım da ama görür görmez şeytani bir empati oluştu aramızda; bakışlarından herhalde. Dur bakalım belki bebeği beraber vururuz duvara böyle ağlamaya devam ederse.
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim, yaşlanınca ben de ev terliği taşıyacak mıyım yanımda acaba? “L” şeklindeki geniş salon süt ve bebek pudrası kokuyor; uzun kısmında büyük bir oturma grubu var ama en çok gözümü alan, kocaman kütüphane. Neslihan zamanında okurmuş baksana, şimdi bir süreliğine küçük bir insanın temel ihtiyaçlarını karşılıyor sadece. Ben bu kızla kesin anlaşırım; Ahmed Arif ilişiyor gözüme rafta; şerefine kadeh kaldırıyorum içimden. Bebek bakımı ile ilgili kitapları hızlıca geçip, iki defa yer değiştirdikten sonra rahat edebileceğim tek kişilik bir koltukta karar kılıyorum. Sağ bacağımı atıyorum önce üste hafif yana kaykılıyorum olmuyor, sırtım kapıya dönük kaldı. Tersini yapıyorum sonra; fonda müzik olsa bayağa bir dans ediyorum yani sağlı sollu bacak atışlar falan. Gerginim, ellerim buz kesti, burnum üşümeye başladı. Diyaframa derin nefes… Aaaalll, tuuut, veeerrr. Tamam korkulacak bir şey yok; ben ne akraba ziyaretlerinden başım dik çıktım yenilmedim, bunu mu atlatamayacağım.
Nefes terapim devam ederken, salon kapısından tanımlamakta zorlandığım biri girdi. Görüntüyü algılayıp yavaşça kafamı çeviriyorum. Bir kadın. Yaşlıca bir kadın. Kızılderili kabile danslarını andıran garip bir ritimle yürüyor. Homurtuya benzer sesler çıkarmakta; dua mı okuyor acaba?
Tanımadığım bir eve misafir olarak gitmekten daha da korkutucu olanı; o evde farklı bir zaman diliminden kalma bir anne olmasıdır bana göre. Ve o anne burada. İşte alkışlarla giriyor kapıdan, spotlar ona dönüyor, fonda bateri destekli bir karizmatik giriş müziği. Beni fark ediyor, adımlarını bana yöneltiyor; üzerime bir kara tren geliyor sanki, dumanlar çıkararak. Ezip geçecek beni. Tehlikeyi algılıyorum ama kaçamıyorum, öylece kaldım rayların ortasında. Yaklaşırken sağ eli aynı hızda yavaşça yukarı doğru kalkıyor, müthiş senkronize. Defalarca çalışılmış bir hareket gibi. Durduğu anda eli tam da ağzıma denk gelecek yükseklikte; öpmem için. Kafamdan bildiğim tüm ‘hanım kız’ cümlelerini geçiriyorum ama hazırlıksız yakalandığım için rastgele birini seçiyorum. Yüzümde korkuyla karışık bir gülümseme; vücudum şok durumunda, göz bebeklerim büyümüş.
Elini istemeyerek de olsa öpüyorum ancak blöfünü görüyor ve çenemden yardım alarak az zararla atlatıyorum ilk hamlesini.
- Nasılsınız?
-İyiyiz yavrum işte, gördüğün gibi. Kuzumun kuzusu oldu ellerinden öper.
Evet susarsa belki öper ama şu an daha çok elimi uzatsam ısıracak gibi; hala ağlıyor, sesi geliyor içerden. Üstelik el öpme olayına bakışımız biraz farklı sanırım.
- Maşallah çok tatlı. (tadından yenmiyor)
- Öyle öyle kuzu kuzuuuu. Sesi de pek güzel hafız mı olacak ne?
Güzel bir espri yapmış gibi sarsıla sarsıla gülüyor. Yüzünde ‘ilahi, hınzır ben’ der gibi bir bakış var. Değişik biri; Neslihan’ın biyolojik annesi. Daha sevimli bir tanım bulamıyorum kendisine.
Neslihan bir türlü yanımıza gelemedi. Çocuk susmadı. Önce anneyle tek başıma savaştım, kocasını erken yaşta kaybetmesine sebep olan lanet hastalığı öyle bir anlattı ki; sanırım bu hafta doktora gideceğim check up için. Dinlerken bile kaşıntı bastı. Sonra nihayet Uğur da gelebildi de aynı kulvarda ikili olarak yarıştık. Bildiğim tüm dini bütün cümleleri kurdum; bir ara hiç susmadan anlattığı için otomatiğe aldım, uzun zaman sadece “amin” ile ilerledim. Çok rahattı; otomatik vites ve hız kontrollü araba kullanır gibi. Ruhum için bir cd koydum ve dümdüz gittim uzun zaman. Uğur’a iyi oldu bence, o takım elbisenin içinde bu akşam saatinde yeteri kadar sıkıntılıydı zaten geldiğinde; şimdi ise ölümün eşiğinde. Dalından düşmek üzere olan bir güz yaprağı gibi rüzgarla ileri geri sallanmakta. Gitti gidecek. Şu an burada olmaktansa benimle alışveriş yapmayı bile tercih ederdi sanırım. İyi oldu, oh oldu. Sanki bütün adetleri yerine getirir gibi… Okul arkadaşının çocuğu da eksik kalsın, büyüyünce görürüz, bize ne faydası var sanki çocuğun allahım yaaa sinirlendim oturduğum yerde. Loğusa şerbeti falan verselerdi bari serin serin iyi gelirdi. Sanırım bir saate yakın oldu oturup dinliyoruz. Ben çıkmadan bir şeyler atıştırmıştım ama Uğur aç belli. Yüzü sararmış kıyamam. Ne kıyamam yaa kıyarım, hepsi onun suçu. Şimdi yemeğimizi yemiş film izliyor olacaktık ne güzel. Bana gelecekti bu akşam.
Buradan kalkınca gene gelir ama bu sefer hızlıca yemeğe ulaşmak için gelir; primitif isteklerine geri dönmesine ramak kaldı. Sektör lideri pazarlama şirketinin üst düzey yöneticisi Uğur şu an ekmek arası peynir için her şeyini verir; bir kumanda olsa da şu kadını sessize alıp hatta kapatıp Uğur’la ilgilensem biraz. Çok özledim, iki gün oldu görmedim. Gidip sarılsam, sevsem biraz. Acıkmış canım benim belli; yüzü solmuş. Öğlen de yememiş olabilir.
Bunları düşünürken gözüm dalmış halıya doğru. Neslihan kucağında çocukla salona girdiğinde halının motifini ezberleyip çalmaya çalışan üst komşu edasıyla oturmaktaydım.
Uzun zaman biyolojik anneyi dinlemenin etkisiyle sanırım, artık bacak bacak üstüne atmıyor olduğumu fark ettim. Bacaklarım müthiş stilize bir hareketle bitişik ve verev durmaktaydı. Kollarım göğsümde kavuşmuştu; tam bir zavallıydım. İki saatte beni tüketmişti kadın. Kendime geldiğimde Uğur’a sırtında çıkan kan çıbanından bahsediyordu; göstermeye bile yeltendi ama Neslihan geldi çok şükür de toparlandı biraz.
- Kusura bakmayın nolur, oturamadım sizinle.
- Olsun ne yapalım Nesliciğim; beni çok mutlu etti seni ve küçük yaramazı görmek. Gene geliriz nasılsa. Bundan sonra uzun aralar yok, tamam mı?
- Tamam tamam. Erhan da çok özledi seni ama toplantısı uzamış gelmesi zaman alacak.
Gene geliriz mi? Zıkkım ye Uğur. Ben de Ömür’sem sana bu akşam yemek falan yapmam. İçimdeki tüm şefkat yok oldu bak gene. Şeytan diyor eve gidince evlenmekten söz et. Çocuk istediğini söyle, hatta çocuk diye tuttur. Tek taş da iste; adet yerini bulsun. Madem adetlerden gidiyoruz. Sen de rahatla ben de. Bu ne yaaa. Zıvanadan çıktım.
Erhan’ı büfede duran düğün fotoğrafından tanıyorum; görmüşlüğüm yok. Normalde böyle penguen gibi gezmiyordur diye düşünüyorum; ayy tutamayacağım kendimi güleceğim. Hafif öksürüklerle atlatıyorum neyse ki, ama gözlerimdeki ışıktan belli; Uğur aç olmasa anlardı. Şu an basit toplama işlemlerini bile yapmakta zorlanabilir. Bu Erhan akıllı valla, toplantı ayağına evden kaçmış. O zaten anlamamıştır çocuk mu oldu, eve evcil hayvan mı geldi… Daha 2-3 sene var onun çocukla bağ kurmasına. Çocuk demeye de bin şahit, pille çalışıyor sanırım kendisi hala ağlamakta zira. Üstelik ‘ıngaa’ diye ağlamakta. Yılların geyiğidir, her çocuğu olan koşar gelir “olum resmen ıngaaa diye ağlıyor” diyerek. Neyse... kendi iç sesimden kafam şişti, bir de sessiz sakin derler bana içimdeki fırtınaları bir bilseler.
Uğur’un bakışlarını yakalamaya çalışıyorum ve zorlanıyorum. Algısı tamamen kapalı şu an pilotta çalışıyor, değişik kaş göz hareketleriyle sonunda derdimi anlatıyorum kendisine. “Kara Tren” bir ara bana bakıyor ama üstünde durmuyor, sanırım yüzümde tik var zannettiği için, yine de hafif bir ürperti geçiyor üzerimden bir şey söyler diye. Uğursa ciddiyetimin farkına varıyor en sonunda; kalkmaya yelteniyor, koltukta doğrulup toparlanıyor. Ama çok iyi bilirsiniz ki yeterince cevval değilseniz, koltuk ucunda o rahatsız pozisyonda kalmak da çok olasıdır uzun zaman boyunca. Biz de işte tam o uçta kala kalıyoruz kalkamadan 10 dakika kadar daha. Konu konuyu açıyor, biyolojik anne ara ara göğüs çatalında ve alnında biriken terleri bez mendiliyle siliyor, bebek ağlıyor, Nesli tükenen bir mum gibi ışıldıyor, Uğur sararıyor gittikçe…
Bacaklarım hala tam bitişik ve verev, kollarım göğsümde bağlı… En azından bu gece için böyle kalmaya da devam edecek Uğur Bey.
Ben kestirmeden ondan önce gittim, gene şaştım trafikte nasıl takıldığına ve sonra hatırladım alışkanlıkla hep uzun yolu kullandığını. Ne kadar geliştirse de kendini, insan dediğin alışkanlıklarının kurbanı bir primat neticede.
Kimseyi tanımam etmem, bebeği oldu diye birinin evine gidiyorum, zaten sevmem bu tür mecburiyetleri. Tebrikleerr çocuk yapmışsınız nasıl rahat yaptınız mı? Nerede yaptınız? Tavsiye eder misiniz? Başarılarınızın devamı için altın madalya takmaya geldik size; çeyrek ama idare edin. Tövbe tövbe… İçinde bulunduğum maddi krizi düşününce şu an kendi ellerimle altın dağıtıyor olmak hiç de zeka ürünü değil ama adet yerini bulursa hepimiz rahatlayacağız.
Apartmanın önünde zaman geçirdim uzun süre; sigara içtim, cep telefonumu kurcaladım; aklıma gelen herkese mesaj attım saçma sapan. Kapının camında kendime baktım uzun süre. -Demir kısmı görüntüyü ikiye böldüğünden alt ve üst bedenim birbirinden ayrı gibi duruyordu. Bir sihirbaz bölmüş gibi. “Gönüllü var mı?” diğer seslenince heyecanına hakim olamayan bir seyirci olarak sonunu düşünmeden sahneye fırlamışım gibi. Tam keserken pişman olmuş ama o kadar kişinin önünde sesini çıkaramamış sonra da eskisi gibi birleşememiş gibi. Gibi gibiyim gibiyim gibi gibiyim... Ne saçma şarkıydı, arada aklıma gelir.- Ayakkabılarıma baktım, çantama baktım, saçımı inceledim. İçimden sövdüm; bir kere zamanında gelse şaşardım. Derken aradı, biraz daha gecikecekmiş “sen yukarı çık ben haberdar ettim Neslihan’ı, bekliyor seni” dedi. İyi halt ettin; bakışır gülüşürüz sen gelene kadar artık.
Ev beşinci katta ve asansör yok. Mimarlığın puanı epey yüksek aslında ama öss zeka ölçmüyor ki. Neslihan canından bezmiş; bırak misafir ağırlamayı, elinden gelse bebeği duvara vuracak. Saçında adetten bir kırmızı kurdele. Ruhen intiharın eşiğinde, bedenen bitik, kucağında pimi çekilmiş bir ses bombası ama kafada kırmızı kurdele…
Çocuk doğurmuşluğum da yok, bakmışlığım da ama görür görmez şeytani bir empati oluştu aramızda; bakışlarından herhalde. Dur bakalım belki bebeği beraber vururuz duvara böyle ağlamaya devam ederse.
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim, yaşlanınca ben de ev terliği taşıyacak mıyım yanımda acaba? “L” şeklindeki geniş salon süt ve bebek pudrası kokuyor; uzun kısmında büyük bir oturma grubu var ama en çok gözümü alan, kocaman kütüphane. Neslihan zamanında okurmuş baksana, şimdi bir süreliğine küçük bir insanın temel ihtiyaçlarını karşılıyor sadece. Ben bu kızla kesin anlaşırım; Ahmed Arif ilişiyor gözüme rafta; şerefine kadeh kaldırıyorum içimden. Bebek bakımı ile ilgili kitapları hızlıca geçip, iki defa yer değiştirdikten sonra rahat edebileceğim tek kişilik bir koltukta karar kılıyorum. Sağ bacağımı atıyorum önce üste hafif yana kaykılıyorum olmuyor, sırtım kapıya dönük kaldı. Tersini yapıyorum sonra; fonda müzik olsa bayağa bir dans ediyorum yani sağlı sollu bacak atışlar falan. Gerginim, ellerim buz kesti, burnum üşümeye başladı. Diyaframa derin nefes… Aaaalll, tuuut, veeerrr. Tamam korkulacak bir şey yok; ben ne akraba ziyaretlerinden başım dik çıktım yenilmedim, bunu mu atlatamayacağım.
Nefes terapim devam ederken, salon kapısından tanımlamakta zorlandığım biri girdi. Görüntüyü algılayıp yavaşça kafamı çeviriyorum. Bir kadın. Yaşlıca bir kadın. Kızılderili kabile danslarını andıran garip bir ritimle yürüyor. Homurtuya benzer sesler çıkarmakta; dua mı okuyor acaba?
Tanımadığım bir eve misafir olarak gitmekten daha da korkutucu olanı; o evde farklı bir zaman diliminden kalma bir anne olmasıdır bana göre. Ve o anne burada. İşte alkışlarla giriyor kapıdan, spotlar ona dönüyor, fonda bateri destekli bir karizmatik giriş müziği. Beni fark ediyor, adımlarını bana yöneltiyor; üzerime bir kara tren geliyor sanki, dumanlar çıkararak. Ezip geçecek beni. Tehlikeyi algılıyorum ama kaçamıyorum, öylece kaldım rayların ortasında. Yaklaşırken sağ eli aynı hızda yavaşça yukarı doğru kalkıyor, müthiş senkronize. Defalarca çalışılmış bir hareket gibi. Durduğu anda eli tam da ağzıma denk gelecek yükseklikte; öpmem için. Kafamdan bildiğim tüm ‘hanım kız’ cümlelerini geçiriyorum ama hazırlıksız yakalandığım için rastgele birini seçiyorum. Yüzümde korkuyla karışık bir gülümseme; vücudum şok durumunda, göz bebeklerim büyümüş.
Elini istemeyerek de olsa öpüyorum ancak blöfünü görüyor ve çenemden yardım alarak az zararla atlatıyorum ilk hamlesini.
- Nasılsınız?
-İyiyiz yavrum işte, gördüğün gibi. Kuzumun kuzusu oldu ellerinden öper.
Evet susarsa belki öper ama şu an daha çok elimi uzatsam ısıracak gibi; hala ağlıyor, sesi geliyor içerden. Üstelik el öpme olayına bakışımız biraz farklı sanırım.
- Maşallah çok tatlı. (tadından yenmiyor)
- Öyle öyle kuzu kuzuuuu. Sesi de pek güzel hafız mı olacak ne?
Güzel bir espri yapmış gibi sarsıla sarsıla gülüyor. Yüzünde ‘ilahi, hınzır ben’ der gibi bir bakış var. Değişik biri; Neslihan’ın biyolojik annesi. Daha sevimli bir tanım bulamıyorum kendisine.
Neslihan bir türlü yanımıza gelemedi. Çocuk susmadı. Önce anneyle tek başıma savaştım, kocasını erken yaşta kaybetmesine sebep olan lanet hastalığı öyle bir anlattı ki; sanırım bu hafta doktora gideceğim check up için. Dinlerken bile kaşıntı bastı. Sonra nihayet Uğur da gelebildi de aynı kulvarda ikili olarak yarıştık. Bildiğim tüm dini bütün cümleleri kurdum; bir ara hiç susmadan anlattığı için otomatiğe aldım, uzun zaman sadece “amin” ile ilerledim. Çok rahattı; otomatik vites ve hız kontrollü araba kullanır gibi. Ruhum için bir cd koydum ve dümdüz gittim uzun zaman. Uğur’a iyi oldu bence, o takım elbisenin içinde bu akşam saatinde yeteri kadar sıkıntılıydı zaten geldiğinde; şimdi ise ölümün eşiğinde. Dalından düşmek üzere olan bir güz yaprağı gibi rüzgarla ileri geri sallanmakta. Gitti gidecek. Şu an burada olmaktansa benimle alışveriş yapmayı bile tercih ederdi sanırım. İyi oldu, oh oldu. Sanki bütün adetleri yerine getirir gibi… Okul arkadaşının çocuğu da eksik kalsın, büyüyünce görürüz, bize ne faydası var sanki çocuğun allahım yaaa sinirlendim oturduğum yerde. Loğusa şerbeti falan verselerdi bari serin serin iyi gelirdi. Sanırım bir saate yakın oldu oturup dinliyoruz. Ben çıkmadan bir şeyler atıştırmıştım ama Uğur aç belli. Yüzü sararmış kıyamam. Ne kıyamam yaa kıyarım, hepsi onun suçu. Şimdi yemeğimizi yemiş film izliyor olacaktık ne güzel. Bana gelecekti bu akşam.
Buradan kalkınca gene gelir ama bu sefer hızlıca yemeğe ulaşmak için gelir; primitif isteklerine geri dönmesine ramak kaldı. Sektör lideri pazarlama şirketinin üst düzey yöneticisi Uğur şu an ekmek arası peynir için her şeyini verir; bir kumanda olsa da şu kadını sessize alıp hatta kapatıp Uğur’la ilgilensem biraz. Çok özledim, iki gün oldu görmedim. Gidip sarılsam, sevsem biraz. Acıkmış canım benim belli; yüzü solmuş. Öğlen de yememiş olabilir.
Bunları düşünürken gözüm dalmış halıya doğru. Neslihan kucağında çocukla salona girdiğinde halının motifini ezberleyip çalmaya çalışan üst komşu edasıyla oturmaktaydım.
Uzun zaman biyolojik anneyi dinlemenin etkisiyle sanırım, artık bacak bacak üstüne atmıyor olduğumu fark ettim. Bacaklarım müthiş stilize bir hareketle bitişik ve verev durmaktaydı. Kollarım göğsümde kavuşmuştu; tam bir zavallıydım. İki saatte beni tüketmişti kadın. Kendime geldiğimde Uğur’a sırtında çıkan kan çıbanından bahsediyordu; göstermeye bile yeltendi ama Neslihan geldi çok şükür de toparlandı biraz.
- Kusura bakmayın nolur, oturamadım sizinle.
- Olsun ne yapalım Nesliciğim; beni çok mutlu etti seni ve küçük yaramazı görmek. Gene geliriz nasılsa. Bundan sonra uzun aralar yok, tamam mı?
- Tamam tamam. Erhan da çok özledi seni ama toplantısı uzamış gelmesi zaman alacak.
Gene geliriz mi? Zıkkım ye Uğur. Ben de Ömür’sem sana bu akşam yemek falan yapmam. İçimdeki tüm şefkat yok oldu bak gene. Şeytan diyor eve gidince evlenmekten söz et. Çocuk istediğini söyle, hatta çocuk diye tuttur. Tek taş da iste; adet yerini bulsun. Madem adetlerden gidiyoruz. Sen de rahatla ben de. Bu ne yaaa. Zıvanadan çıktım.
Erhan’ı büfede duran düğün fotoğrafından tanıyorum; görmüşlüğüm yok. Normalde böyle penguen gibi gezmiyordur diye düşünüyorum; ayy tutamayacağım kendimi güleceğim. Hafif öksürüklerle atlatıyorum neyse ki, ama gözlerimdeki ışıktan belli; Uğur aç olmasa anlardı. Şu an basit toplama işlemlerini bile yapmakta zorlanabilir. Bu Erhan akıllı valla, toplantı ayağına evden kaçmış. O zaten anlamamıştır çocuk mu oldu, eve evcil hayvan mı geldi… Daha 2-3 sene var onun çocukla bağ kurmasına. Çocuk demeye de bin şahit, pille çalışıyor sanırım kendisi hala ağlamakta zira. Üstelik ‘ıngaa’ diye ağlamakta. Yılların geyiğidir, her çocuğu olan koşar gelir “olum resmen ıngaaa diye ağlıyor” diyerek. Neyse... kendi iç sesimden kafam şişti, bir de sessiz sakin derler bana içimdeki fırtınaları bir bilseler.
Uğur’un bakışlarını yakalamaya çalışıyorum ve zorlanıyorum. Algısı tamamen kapalı şu an pilotta çalışıyor, değişik kaş göz hareketleriyle sonunda derdimi anlatıyorum kendisine. “Kara Tren” bir ara bana bakıyor ama üstünde durmuyor, sanırım yüzümde tik var zannettiği için, yine de hafif bir ürperti geçiyor üzerimden bir şey söyler diye. Uğursa ciddiyetimin farkına varıyor en sonunda; kalkmaya yelteniyor, koltukta doğrulup toparlanıyor. Ama çok iyi bilirsiniz ki yeterince cevval değilseniz, koltuk ucunda o rahatsız pozisyonda kalmak da çok olasıdır uzun zaman boyunca. Biz de işte tam o uçta kala kalıyoruz kalkamadan 10 dakika kadar daha. Konu konuyu açıyor, biyolojik anne ara ara göğüs çatalında ve alnında biriken terleri bez mendiliyle siliyor, bebek ağlıyor, Nesli tükenen bir mum gibi ışıldıyor, Uğur sararıyor gittikçe…
Bacaklarım hala tam bitişik ve verev, kollarım göğsümde bağlı… En azından bu gece için böyle kalmaya da devam edecek Uğur Bey.
Çarşamba, Nisan 08, 2009
Kurmaca 3: Aşk da bitti...
Karşı koltukta oturuyor, gözleri kan çanağı. Üzerinde her zamanki eşofman altı ve yakası çekiştirmekten sarkmış, bir tişört var. Yüzünü görsen, sanki terk edilen kendisi. İçerisi nasıl kasvetli anlatamam. O sinir bozucu koca gri kedi de evde. Kül tablaları ağzına kadar dolu, ev havasız. Bir ara şu camları açmalı, dışarıda mis gibi bir hava var. Dışarıda daha neler neler olmalı, ben yıllardır bu eve, bu hayata kapalı…
Uzun zaman lafı dolandırdı hatta o kadar abarttı ki gidip yemek aldı geldi. Vakit kazanmaya çalışıyor. Hani mümkün olsa, benden rica edecek… Öylece oturuyorum, rotam belli aslında ama resmi açıklamayı bekliyorum. Nasıl girecek acaba lafa? Daha önce hiç terk edilmedim, bu benim ilk ilişkim. Geçen sekiz sene boyunca bu olası sahneyi hayal etmedim değil. Ayrılığı da yaşamalı insan diye düşünürdüm; giden sevgiliye ağlamak da yaşanası bir deneyim olmalı. Ama bunlar nihayetinde teatral hayallerdi, gerçekleşmek zorunda değildi.
Akşam üzeri geldim buraya iş çıkışı. Saatler oldu, hiçbir şey olmuyormuş gibi oturuyoruz hala kardeş kardeş. Doğal gaz zammının geri çekildiğini konuştuk, lisansüstü sınav tarihini, göz açıp kapayana kadar tekrar mayıs olduğunu, bu yıl zammı unutmak gerektiğini, askere gitmemek için gerekirse profesör bile olabileceğini… damdan saçaktan ne varsa konuştuk… Eğer bir şey olmuyorsa neden hala oturuyoruz karşılıklı, sıkıntılı dünürler gibi kasılarak, gözlerimizi kaçırarak, saatler geçmesine rağmen temas etmeden. Oluyorsa eğer birşey; konuşsak ya...
Amaaan, gene bana kaldı iş… Her iş benim kontrolümde oldu zaten her zaman. Ders seçilecek, ödev hazırlanacak, sınava çalışılacak, prova unutulmayacak, alışverişe gidilecek, iş başvurusu yapılacak… Adam haklı, şimdi beni bensiz nasıl terk etsin? Bir soruyla konuyu açayım bari.
- Bana söylemek istediğin bir şey var mı?
- Bir süre ayrı mı kalsak?
Yuh… İnsan yavaş yavaş söyler. Saatlerdir biriktirmiş. Böyle durur durur bir anda patlatır zaten, espri yapışı da böyle bunun, sessiz sakin zannederler ama beklemediğin anda vurur.
Hiiç istifimi bozmuyorum. “– Kiminle canım?” Gözlerimi sevimsiz kediye çeviriyorum hemen, okuldan bir arkadaşının kendi gibi kasvetli hediyesi, kapıyı açık bıraksam gider mi acaba? “Bence de kalalım iyi olur. Hem her şeyi tırmalıyor ama bunun için bu kadar üzülme artık, kedi nihayetinde insan değil ki başka yere yolladığın.” Acayip laf koydum. Anlayana tabi… Bu adamların kafası daha işlevsel, daha düz, daha sağlam bir mekanizmayla çalışıyor, anlamaz şimdi. Üstelik ben yanlış anladım diye de üzülür kesin.
Dona kaldı bir süre. Yerinden kalktı sonra, gitti bir bira açtı. Açacak ararken tüm çekmeceyi birbirine kattı, ben de “ilk rafa bak” demedim. İntikamım acı olacaktı, gündelik hayatla vuracaktım onu. İçerek geldi. Eşofmanı diz izi yapmış, bollaşmış ama güzel duruyor üzerinde. Hala iyi düşünüyorum; adam sekiz sene sonra gitmeye çalışıyor, ben hala iyi düşünüyorum. Sessizce oturdu koltuğun ucuna, elinde şişe, kolları bir kavisle dizlerinin üzerinde birleşmiş, bedenen bana doğru uzanmış duruyor. “Seni çok seviyorum” dedi. “Çok seviyorum… Bunu zaten biliyorsun ama artık aşık değilim. Ve böyle hissederken de seni kandırmaya hiç hakkım yok. Her şey yolundaymış gibi davranamam, bunu sana yapamam.”
Buz kestim baştan ayağa. Ela gözlerindeki dokunaklı bakış, gözlerime değdi. Dik bir yokuştan hızla iner gibi aktı içim. Şimdi bir evin bir odasında; bir kadın, bir adam ve bir kedi, kalın dişli bir fermuar gibi iç içe geçmiş hayatımızı parçalıyoruz. Olay bu kadar dramatik aslında. Bir dizi kelime oyunu geçiyor aklımdan, duruma uygun bi sürü şaka ama bu sefer gülmesi çok zor. Birkaç saat önce dışarıda mis gibi bir hava var diyen ben, kıpırdamaya korkuyorum yerimden. Hayatıma devam etmem gerektiği gerçeğini sindirmeye çabalıyorum. Sıkıntıdan bir anda kanamaya başlayan burnu için endişe duyuyorum ama kıpırdamıyorum. Benim için üzülmesine rağmen sarılmayışı, terk etmekten geri kalmayışı gibi; vicdanen huzursuz ama yeterince bencil bir kıpırtısızlıkla bekliyorum. Mahsun duruşum sözde dirayetimin süsü.
Dışarıdan gelen bir sesle yankılanıyor oda; “eskiciiii, eskiler alıyooo, eskiiiciii…” Göz göze geliyoruz, yüzümde donan gülümsemeyle “beni çağırıyor” diyorum. Göğsüne sapladığım son bıçak oluyor bu, sessizliğe gömülüyorum.
Öyle bir dengesizim ki, her normal kadın gibi sor işte, “başka biri mi var?” de, ne bileyim “bunu bana yapamazsın” de, “sana sekiz senemi verdim ben” de. Yok, aklımdan tek geçen; eğer aşık değilse en doğrusunu yaptığı. Ya aldatsaydı daha mı iyiydi?
Kendimi de terk edebilsem keşke. Biliyorum, burada mantık kraliçesini oynayacak, anlayışın dibine vuracak, ağlayıp sızlanmayacak, sıradan kadın tasvirlerine girmeyecek olan “ben”, evde başıma kalacak gene… Sekiz senenin sonunda bu iş hiç de kolay olmayacak. Güvenli fanusum çatladı, bu bir kabus değilse sabaha kalmadan da paramparça olacak. Ben, sokağa salınmış bir ev kedisi gibi korunmasız ve ürkek, vahşi yaşamın içinde bulacağım kendimi. Oysa başlangıçlar benim için o kadar geride kaldı ki. Bakışmalar, alışmalar, denemeler öyle uzak ki. Kapıyı açık bırakmaktan vazgeçiyorum içim acıyarak; sevimsiz gri kediyi ona bağışlıyorum.
Bu kadar konuştuk o gece, sarıldık uyuduk sonra yılların verdiği aciz alışkanlıkla. Sabah servis beklerken vedalaştık, birbirimizi yolcu eder gibi sıkı sıkı sarıldık. O kadar yıl yaşadık, tek bir bileşik cümleyle bitirdik, her şeyi… Servisin arka camından son bakışımda, biz hızlanıp uzaklaştıkça, durduğu yerde küçülüyordu o; kalbimde ve zihnimde de aynı hızla.
***
Defalarca aradın beni; kendi boşluğunu doldurmaya çalıştın gülünç bir şekilde. Uzakta ama her an bana ulaşabilecek bir mesafede geçirdin uzun bir süreyi farkındayım, vicdanınla kalbin ağız birliği yapamadı ve sen lüzumsuz bir sorumluluk duydun bana karşı. Yürümeye yeni başlayan çocuğunu sakınır gibi sakındın beni, düşecek olsam tutacaktın. Ama bu şansı asla vermem bilirsin, ne yapar eder sağlam basarım ben yere. Üzülsem de belli etmem, yardım istemem, ele vermem kendimi, göz yaşlarım içime akar benim, burnum kanamaz…
zynp
Uzun zaman lafı dolandırdı hatta o kadar abarttı ki gidip yemek aldı geldi. Vakit kazanmaya çalışıyor. Hani mümkün olsa, benden rica edecek… Öylece oturuyorum, rotam belli aslında ama resmi açıklamayı bekliyorum. Nasıl girecek acaba lafa? Daha önce hiç terk edilmedim, bu benim ilk ilişkim. Geçen sekiz sene boyunca bu olası sahneyi hayal etmedim değil. Ayrılığı da yaşamalı insan diye düşünürdüm; giden sevgiliye ağlamak da yaşanası bir deneyim olmalı. Ama bunlar nihayetinde teatral hayallerdi, gerçekleşmek zorunda değildi.
Akşam üzeri geldim buraya iş çıkışı. Saatler oldu, hiçbir şey olmuyormuş gibi oturuyoruz hala kardeş kardeş. Doğal gaz zammının geri çekildiğini konuştuk, lisansüstü sınav tarihini, göz açıp kapayana kadar tekrar mayıs olduğunu, bu yıl zammı unutmak gerektiğini, askere gitmemek için gerekirse profesör bile olabileceğini… damdan saçaktan ne varsa konuştuk… Eğer bir şey olmuyorsa neden hala oturuyoruz karşılıklı, sıkıntılı dünürler gibi kasılarak, gözlerimizi kaçırarak, saatler geçmesine rağmen temas etmeden. Oluyorsa eğer birşey; konuşsak ya...
Amaaan, gene bana kaldı iş… Her iş benim kontrolümde oldu zaten her zaman. Ders seçilecek, ödev hazırlanacak, sınava çalışılacak, prova unutulmayacak, alışverişe gidilecek, iş başvurusu yapılacak… Adam haklı, şimdi beni bensiz nasıl terk etsin? Bir soruyla konuyu açayım bari.
- Bana söylemek istediğin bir şey var mı?
- Bir süre ayrı mı kalsak?
Yuh… İnsan yavaş yavaş söyler. Saatlerdir biriktirmiş. Böyle durur durur bir anda patlatır zaten, espri yapışı da böyle bunun, sessiz sakin zannederler ama beklemediğin anda vurur.
Hiiç istifimi bozmuyorum. “– Kiminle canım?” Gözlerimi sevimsiz kediye çeviriyorum hemen, okuldan bir arkadaşının kendi gibi kasvetli hediyesi, kapıyı açık bıraksam gider mi acaba? “Bence de kalalım iyi olur. Hem her şeyi tırmalıyor ama bunun için bu kadar üzülme artık, kedi nihayetinde insan değil ki başka yere yolladığın.” Acayip laf koydum. Anlayana tabi… Bu adamların kafası daha işlevsel, daha düz, daha sağlam bir mekanizmayla çalışıyor, anlamaz şimdi. Üstelik ben yanlış anladım diye de üzülür kesin.
Dona kaldı bir süre. Yerinden kalktı sonra, gitti bir bira açtı. Açacak ararken tüm çekmeceyi birbirine kattı, ben de “ilk rafa bak” demedim. İntikamım acı olacaktı, gündelik hayatla vuracaktım onu. İçerek geldi. Eşofmanı diz izi yapmış, bollaşmış ama güzel duruyor üzerinde. Hala iyi düşünüyorum; adam sekiz sene sonra gitmeye çalışıyor, ben hala iyi düşünüyorum. Sessizce oturdu koltuğun ucuna, elinde şişe, kolları bir kavisle dizlerinin üzerinde birleşmiş, bedenen bana doğru uzanmış duruyor. “Seni çok seviyorum” dedi. “Çok seviyorum… Bunu zaten biliyorsun ama artık aşık değilim. Ve böyle hissederken de seni kandırmaya hiç hakkım yok. Her şey yolundaymış gibi davranamam, bunu sana yapamam.”
Buz kestim baştan ayağa. Ela gözlerindeki dokunaklı bakış, gözlerime değdi. Dik bir yokuştan hızla iner gibi aktı içim. Şimdi bir evin bir odasında; bir kadın, bir adam ve bir kedi, kalın dişli bir fermuar gibi iç içe geçmiş hayatımızı parçalıyoruz. Olay bu kadar dramatik aslında. Bir dizi kelime oyunu geçiyor aklımdan, duruma uygun bi sürü şaka ama bu sefer gülmesi çok zor. Birkaç saat önce dışarıda mis gibi bir hava var diyen ben, kıpırdamaya korkuyorum yerimden. Hayatıma devam etmem gerektiği gerçeğini sindirmeye çabalıyorum. Sıkıntıdan bir anda kanamaya başlayan burnu için endişe duyuyorum ama kıpırdamıyorum. Benim için üzülmesine rağmen sarılmayışı, terk etmekten geri kalmayışı gibi; vicdanen huzursuz ama yeterince bencil bir kıpırtısızlıkla bekliyorum. Mahsun duruşum sözde dirayetimin süsü.
Dışarıdan gelen bir sesle yankılanıyor oda; “eskiciiii, eskiler alıyooo, eskiiiciii…” Göz göze geliyoruz, yüzümde donan gülümsemeyle “beni çağırıyor” diyorum. Göğsüne sapladığım son bıçak oluyor bu, sessizliğe gömülüyorum.
Öyle bir dengesizim ki, her normal kadın gibi sor işte, “başka biri mi var?” de, ne bileyim “bunu bana yapamazsın” de, “sana sekiz senemi verdim ben” de. Yok, aklımdan tek geçen; eğer aşık değilse en doğrusunu yaptığı. Ya aldatsaydı daha mı iyiydi?
Kendimi de terk edebilsem keşke. Biliyorum, burada mantık kraliçesini oynayacak, anlayışın dibine vuracak, ağlayıp sızlanmayacak, sıradan kadın tasvirlerine girmeyecek olan “ben”, evde başıma kalacak gene… Sekiz senenin sonunda bu iş hiç de kolay olmayacak. Güvenli fanusum çatladı, bu bir kabus değilse sabaha kalmadan da paramparça olacak. Ben, sokağa salınmış bir ev kedisi gibi korunmasız ve ürkek, vahşi yaşamın içinde bulacağım kendimi. Oysa başlangıçlar benim için o kadar geride kaldı ki. Bakışmalar, alışmalar, denemeler öyle uzak ki. Kapıyı açık bırakmaktan vazgeçiyorum içim acıyarak; sevimsiz gri kediyi ona bağışlıyorum.
Bu kadar konuştuk o gece, sarıldık uyuduk sonra yılların verdiği aciz alışkanlıkla. Sabah servis beklerken vedalaştık, birbirimizi yolcu eder gibi sıkı sıkı sarıldık. O kadar yıl yaşadık, tek bir bileşik cümleyle bitirdik, her şeyi… Servisin arka camından son bakışımda, biz hızlanıp uzaklaştıkça, durduğu yerde küçülüyordu o; kalbimde ve zihnimde de aynı hızla.
***
Defalarca aradın beni; kendi boşluğunu doldurmaya çalıştın gülünç bir şekilde. Uzakta ama her an bana ulaşabilecek bir mesafede geçirdin uzun bir süreyi farkındayım, vicdanınla kalbin ağız birliği yapamadı ve sen lüzumsuz bir sorumluluk duydun bana karşı. Yürümeye yeni başlayan çocuğunu sakınır gibi sakındın beni, düşecek olsam tutacaktın. Ama bu şansı asla vermem bilirsin, ne yapar eder sağlam basarım ben yere. Üzülsem de belli etmem, yardım istemem, ele vermem kendimi, göz yaşlarım içime akar benim, burnum kanamaz…
zynp

